La Pianiste 

İd ve süperegonun çatışması ve bastırılan normal cinsel duyguların zamanla sadist ve mazoşist cinsel eğilimlere dönüşümünü anlatan harikulade bir film.

Kırk yaşında ve hâlâ annesi ile aynı yatakta uyuyan, annesinin baskıcı-otoriter tavrı ve toplumun değer yargılarına göre şekillendirmiş, kendisine hiç de  ait olmayan bir ego tarafından yönlendirilen bir kadın… Bir piyano öğretmeni.

Micheal Haneke’nin yönetmenliğini üstlendiği bu film, Haneke’nin alışık olmadığı bir sonla biter. Öğretmenimiz, filmin sonunda, kendisine ait bir ego geliştirebilmek için piyano konserinin verileceği binayı terk ederek, ilk adımı atar.

İzlerken rahatınız kaçacak.

Reklamlar

BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA

Nuri Bilge Ceylan 

Yerli yönetmen ile tanışıklığım Kış Uykusu filmine dayanır. Üç saat süren bu filmi pür dikkat izleyip filmin sonunda da vay canına dediğimi hatırlıyor gibiyim.

NBC’nin filmleri bana Rus sineması yönetmenlerinden Andrei Tarkovsky’i çağrıştırır. İkisi de doğallığı ve gerçekliği yansıtmak adına sinema tekniklerine son derece hâkim yönetmenlerdir. Şöyle ki; bir sahnede hasta ameliyat olmak için doktoru yarım saat boyunca hastanede bekler. Gerçekte siz de hasta gibi doktoru ekran başında yarım saat beklersiniz. Çünkü o bekleyiş filme yansıtılmıştır. Gerek NBC gerekse de Tarkovsky bu tarz filmlerinde ayrıntılara odaklanarak, gerçeği olduğu gibi yansıtıyor olması seyircide çarpıcı bir izlenim bırakır. Bu isimlere Micheal Haneke’yi de ekleyebiliriz.

Ağaçtan bir elma düşer, dereye yuvarlanır. Dere elmayı sürükleyip diğer çürük elmaların yanına taşır.

Bir kadın yüzünden bir cinayet işlenir. Cinayeti işleyen zanlılar üzerinden, cinayeti açığa kavuşturmak ve gerekli delilleri temin etmek için görevlendirilmiş savcı, doktor, polis gibi bürokratların karakter analizi yapılır. Cinayet bir kadın yüzünden işlenmiştir dedik. Tesadüf bu ya, yukarda unvanları geçen şahısların (hepsi de erkek) eşleriyle problemleri vardır. Babasının da bir bürokrat olması hasebiyle NCB kendi yaşantısından edindiği gözlemleri bir kamera aracılığı ile bizlere sunuyor.

Cannes Film Festivalinde juri ödüle layık görünen bu film, bir Anadolu kırsalında, Kırıkkale’de çekilmiştir. Tamı tamına iki buçuk saat süren filmde, yönetmen Anadolu kırsalının tasvirindeki karamsarlığı karakterlerle özdeştirmiştir.

Herkesin zevkine hitap edebilecek bir film olmadığını söylebilirim. Sıkıcı bulabilirsiniz. Filmin büyük bir bölümü maktülü aramakla geçiyor bir gece vakti, kırsalda. Yönetmenin de dediği gibi ben, beni izlemeyecek kişileri filmin ilk yarısında elemek isterim. Çünkü ben, onları şaşırtacak, dikkat ve ilgilerini çekecek büyük olaylara, yani haber olabilecek şeylere yer vermem filmlerimde. 

Ayrıntıları ve gerçekliği seven bir yönetmen. Anlattığı şeylerin hemen sırıtarak kendisini göstermesini istemez. Bu yüzdendir filmlerinin büyük bir kısmı neredeyse diyalogsuzdur. Karakterler çok az konuşur. Sinema yaşamından önce kendisi bir fotoğrafçı idi. Bu yüzden görselleri kullanarak anlatımda bulunmaya çalışır. Diyalogsuz, uzun görseller size sıkıcı gelebilir. Ancak izlemenizi tavsiye ederim.

İyi seyirler.


RASHOMON

İnsan algılarının gerçeklik üzerine etkisini konu alan felsefik bir film. 

Bir kadın erkeğiyle birlikte ıssız bir ormandan geçmektedir. O sırada bir haydut tarafından önleri kesilir. Haydut, kadına kocasının gözleri önünde tecavüz eder. Olayda kadının kocası ölü olarak bulunur. Daha sonra olayın aydınlığa kavuşturulması ve suçluların cezalandırılması için bir mahkeme kurulur. Bir görgü tanığı olan oduncu ve olayda bahsi geçen kişiler duruşmada olayı kendi bakış açılarına göre anlatır… 

Ontolojik gerçeğin insan aklı ile kavranamayacağını; en azından, kişinin, kendi gerçeğini ve başkasının gerçeğini yordarken, dinsel ve duyularüstü olana sığındığını ironik bir vizyonla sorunsallaştırır Kurosawa. Bu da son tahlilde, gerçekliğin gökyüzü (manevi âlem, kısaca metafizik) ile yeryüzü (dünyevi âlem, kısaca fiziki dünya) arasında bir yerlerde gizlendiğini, en nihayetinde tek ve mutlak bir gerçeğin asla varolamayacağını, bakılanın bakana göre değiştiğini bir kere daha anımsatır.

Film, ikinci dünya savaşından sonra Japonya’da harabeye dönen bir tapınağın altında, yağan yağmurdan korunan rahip, oduncu (görgü tanığı) ve yabancı birinin arasında geçen diyaloglarla başlar. Bu diyaloglarda ormanda yaşanan hikaye rahip ve oduncu tarafından yabancı kişiye anlatılır.

Film boyunca yağmur yağar. Gök gürler. Doğa şahit olduğu bu olay karşısında karamsarlığını ifade eder. Ancak yağan bu yağmurun ikinci dünya savaşı sonrasında çöküşe geçen Japon toplumunun arınıp tekrar kendisine gelmesini de sembolize ettiği söylenilir. 



Gerçekliğin insanın aciz oluşundan faydalanarak saptırılması ve sürekli olarak hikayeleştirildiği bu filmde final mutlu son ile sonuçlanıyor. Kadının tecavüz sonucu doğan bebeği tapınaktaki kişiler tarafından fark ediliyor. Bebek tapınağa terk edilmiştir. Bir görgü tanığı olarak duruşmada yer alıp olayın bütün gerçekliğini inci kakmalı hançere olan ilgisinden ötürü saptıran oduncu, altı tane çocuğunun olduğunu, birine daha bakabilecek gücünün bulunduğunu söyleyerek, Kurosawa’nın insana olan umudunu ve hümanist bakış açısını yansıttığı söylenilebilir. 

Oduncu bebeği sahiplendikten sonra yağmur durur. Ve kapalı bulutlar ardından güneş yüzünü gösterir. 
Film boyunca ormanda yaşanan olayı kayda alan kamera objektifinin sürekli olarak gökyüzüne, aydınlığı simgeleyen güneşe dönüyor olması, yalanlar içinde gerçeğe olan özlemin arayışları gizlidir. Akira Kurosawa, mutlak anlamda tek bir gerçeklikten söz etmediği gibi gerçeğe olan merakı ve tutkusunu kameranın objektifiyle anlatmaya çalışıyor.

1950 yapımı, siyah-beyaz bu film, yönetmeni batı dünyasıyla tanıştırır. Düzenlenen film festivalinde Kurusawa altın aslan ödülüyle birlikte daha pek çok ödüle layık görülür.

İyi seyirler.


The Apartment 

Dram-komediseverler ekran başına. 

1960 yapımı bu filmin yönetmenliğini Billy Wilder üstleniyor. 

Bekâr, evini iş arkadaşlarına ve patronlarına garsoniyer olarak kullandırtan bir sigortacının hikâyesinin anlatıldığı bu filmin arka planında büyük şirketlerin çalışanlarını nasıl sömürdükleri ve yükselme hırsının insanları nasıl ahlaksızlaştırıp yozlaştırdığı anlatılmaktadır.
Altmışlı yılların ABD’sini anlatan bu film, toplamda 17 ödüle layık görülmüş, tarihi ve kültürel bir film olması dolayısıyla ABD Sinema Arşivine kazandırılmıştır. 

İyi seyirler. İyi eğlenceler.

Paris’te Gece Yarısı 

Paris’in eşsiz güzellikleri ve arka planda kulakların pasını silen bir müzik ile başlıyor Midnight İn Paris.

Filmin ana teması yanlış zamanda yaşadığına inanan ve geçmiş döneme özlem duyan, yazar olma ihtimali kuran bir adamın kısa Paris gezisinde hayatının özünü keşfetmiş olması üzerine kurulu. 

Yönetmenliğini Woody Allen’nın üstlendiği bu film romantik-komedi türündedir.

İyi seyirler.

Soudtrack – Bistro Fada

Soudtrack – Jazz

28 OCAK 1921

TKP (Türkiye Komünist Partisi) Başkanı Mustafa Suphi ve 14 arkadaşının M.Kemal’in emriyle, Karadeniz’in Sürmene açıklarında, Kayıkçılar Kahyası Yahya ve adamlarına öldürtülmesi sonucu Türkiye’deki sol harekete büyük bir darbe indirilmiştir.
Bu darbeyi Usta Şair Nazım Hikmet aşağıdaki şiiriyle dile getirmiştir.

28 KANUNİSANİ 

-ta ata aa ta ta ha ta tta ta
tarih

sınıf-ların
mücadelesidir
1921

kanunisani 28
karadeniz
burjuvazi
biz

on beş kassap çengelinde sallanan
on beş kesik baş
yoldaş

bunların sen

isimlerini aklında tutma
fakat

28 kanunisaniyi unutma!
“siyah gece
“beyaz kar
“rüzgar
“rüzgar”.

trabzondan bir motor açılıyor
sa-hil-de-ka-la-ba-lık!
motoru taşlıyorlar
son perdeye başlıyorlar!
burjuva kemal’in omuzuna binmiş
kemal kumandanın kordonuna
kumandan kahyanın cebine inmiş
kahya adamlarının donuna
uluyorlar

hav… hav… hak… tü
yoldaş unutma bunu burjuvazi

ne zaman aldatsa bizi
böyle haykırır:

– hav…hav…hak…tü

– gördün mü ikinci motörü?

– içinde kim var?

– arkalarından gidiyorlar.

– ikinci motör birinciye yetişti

– bordoları bitişti

– motörler sarsılıyor

– dalgalar sallıyor sallıyor dalgalar.

– hayır

iki motörde iki sınıf çarpışıyor

– biz onlar!

– biz silahsız onlar kamalı

– tırnaklanmız

– kavga son nefese kadar

– kavga

– dişlerimiz ellerini kemiriyor
kamanın ucu giriyor

– girdi…

– yoldaşlar, ey!

artık lüzum yok fazla söze:

bakın göz göze

– karadeniz

on beş kere açtı göğsünü,
on beş kere örtüldü.
onbeşlerin hepsi
bir komünist gibi öldü

Moskova, 1923 

Ruhi Su – 15’lere


Gösteri Peygamberi (Chuck Palahniuk)

21. yüzyıl tüketim toplumlarının ihtiyacına göre giydirilmiş, makyajı yapılmış, donatılmış modern bir peygamber. Gösteri peygamberi. Chuck Palahniuk yarattığı bu karakterle yalnızlaşmayı, tüketiciliği, pornografiyi, popülizmi işlerken etkin bir eleştiri getirmektedir günümüz toplumlarına. Toplum neyi arzular? İcat edilmiş toplumlar verili haliyle gerçeği değil, rahatlatılmayı, kandırılmayı ister. Çok da büyük talepler değildir bunlar. Örneğin, koltukaltı kıllarını yok edecek köklü çözümler isterler veya kısa yoldan nasıl zengin olunur sorusuna cevaplar isterler. Gerçekten de öyle değil midir? Televizyonda yayınlanan herhangi bir programı açtığımızda işlenen konulardan ve programa canlı bağlanan izleyicilerin sorularından da anlayabiliriz bunu. Sözgelimi şu ünlü oyuncu gerçek yaşamında sabahları kaç bardak çay içiyordur?

”Gerçek olan, ölene dek yaşayacağındır. Asıl hakikat ise kimsenin gerçeği istemediğidir.”

Chuck Palahniuk elbette günümüz koşullarına uygun bir peygamber yaratacaktı. Zira geçmiş zamandan İsa’yı bugüne taşıyacak olsa onla herkes deli diye dalga geçer, sonunda bir tımarhaneye kapatılırdı.

Kapitalistlerin halkla ilişkiler uzmanlarının görevi nedir? Toplumun, bölgenin ihtiyaçlarını keşfetmek veya bir bölgede suni bir ihtiyaç yaratarak gerekli pazar alanı yaratmak. Bu tıpkı yüz yıl sonrasının ilaçlarının patentini, telif haklarını almak gibidir. Çünkü bilinir ki bu koşullarda yüz yıl sonra x hastalığı yayılacaktır ve bunun için ilaca ihtiyaç vardır. Hastalığı yaratan düzen elbette ilacını da üretecek ve satacaktır.

Toplumlar mucizelere, kehanetlere bayılırlar. Bu yüzden falcılık çağımızın vazgeçilmezidir. Yarın bana ne olacak? On yıl sonra bir eve sahip olabilecek miyim? Başıma kötü bir iş gelecek mi?

Tarikat kaçkını modern peygamberimize geleceği söyleyen bir danışman da eklenince peygamberimizin ünüyle birlikte cemaatimiz büyür, hipnotize olmaya hazırdır. Aslında gelecek hakkında öngörülerde bulunmak çok da zor değildir. Asıl mesele düzeni çözebilmek ve toplumu yönlendiren aygıtları elinde bulundurabilmektir. Her şey bir tekerrürden ibarettir. Bugün dünün devamıdır. Bazen sadece araçları veya yöntemleri değişir. Kaos ise düzene dahildir.

Öte yandan yazar yalandan, gösterişten inşa edilmiş bir kişiliğin yalanı ortaya çıkınca bu yalanın ortaya çıkması mı yoksa çıkmamasının mı daha kötü olduğunu bize düşündürtür.

Gösteri Peygamberi’ni ister bir peygamber olarak okuyalım, ister ünlü bir şovmen, ister bir politikacı olarak okuyalım. Farketmiyor. Her birinin yapı taşları ve misyonları aynıdır ne de olsa.

Chuck Palahniuk bize modern peygamberinin itiraflarını sunar romanda. Fakat kandırıldığını farkeden toplum bu itiraflara kulak verir mi, yoksa kendine yeni peygamber arayışına mı çıkar, bilmiyoruz. Kulak vermekte fayda var.

Baran Sarkisyan